30 Haziran 2010 Çarşamba

Şafağı Gördük...


Nihayet şafak saymaları bitirdik ailece.
Mezun oldu yakışıklı Komutanımız.
Şafak saymaları bitirdik diyorum da aslında yeni başladı.
30 Ağustos Zafer Bayramı'nda rütbe takıp vatan görevini yapmak üzere yollara düşecek.
O görevi icabı yollara düşerken, bizler de başlangıç olarak iyi bir yere düşsün diye dua etmeye başlayacağız.
En az onun kadar heyecanlıyız ve en az onun kadar merakta...
Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da  adına (bknz.) ve ailesine yakışır davranışlarda bulunacağından hiç kuşku duymadığımız, abisi Yusuf gibi bizi hiç yanıltmayacağını bildiğimiz yavrumuz büyüdü, asker oldu da vatanına hizmet etmeye başladı.
Gurur duyuyoruz seninle ve senin gibi olan tüm evlatlarla...  
 
 
Hep sağlık haberlerini alalım inşallah seninle beraber tüm vatan evlatlarının...






İlginç Değil mi?

29 Haziran 2010 Salı

Yaşamdaki Acılar...


Hintli yaşlı bir usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştır. Bir gün çırağını tuz almaya gönderir.

Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde yaşlı usta  ona bir avuç tuzu bir bardak suya atıp içmesini söyler. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yapar ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başlar.

"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verir.

Usta çırağını kolundan tutar ve dışarı götürür. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına giderler ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp gölden su içmesini söyler. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken, usta aynı soruyu sorar: "Tadı nasıl ?"

"Ferahlatıcı" diye cevap verir genç çırak.

"Tuzun tadını aldın mı ?" diye sorar yaşlı adam, "hayır" diye cevaplar çırağı.

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş çırağının yanına oturur ve şöyle der:

"Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."


28 Haziran 2010 Pazartesi

Kaç Tane Var...


Bir tane mi?
Üzerinde yaşadığımız yer olarak düşünürsek evet bir.
Bir tane gibi görünse de milyarlarca dünya var aslında.
Bence...
Her çatı ayrı bir dünya mesela.
Ve o her çatı altında yaşayan her bir insan da...


Peki ya o her bir insanın iç dünyası


Sayı epeyce çoğaldı.
Ama inançlı insanların kabul ettiği bir de "öteki dünya" var ki işte aslolan, işte gerçek olan o bizim için.
Peki bazı şeyler öteki dünyaya bırakılmalı mıdır?
Mesela, hak helal etme vardır değil mi bizde?
Evet, vardır.
Olmalı mıdır?
Bilemiyorum.
Bana kalırsa kişiye göre değişmelidir.
Nasıl mı?
Hemen açıklıyorum.
Yani ben neden hakkımı helal edeyim, bana bunca zararı dokunarak hakkımı almış birine?
Zaten gücünü kullanarak bu dünyada keyfini, hükmünü sürmüş olan biri, sırf kafa kağıdında dini "İslam" yazıyor diye, karşılaşmayı ve karşılıklı hesap sormayı düşündüğüm, umduğum öteki dünyaya neden benim helal edilmiş hakkımı alarak gitsin ki?
İçten gelerek yapmadıktan sonra neden laf olsun diye helal edeyim ki hakkımı?
Sonra orda sormazlar mı "sen zaten hakkını helal etmişsin, daha ne demeye adamdan hesap soruyorsun" diye.
Etmiyorum kardeşim, etmiyorum işte.
O azapla gitsin istiyorum öteki dünyaya. Ben de bu gücümü ve hakkımı kullanmak istiyorum ve etmiyorum hakkımı helal.
Bu dünyası kurtulmuş kötü birinin neden öteki dünyasını da kurtarayım ki?
Uzun zamandır hastaydı.
Duydum, ölmüş.
Üzüldüm.
Üzüldüm, çünkü bu dünyada yaptıklarının cezasını daha da çekmeliydi.
Aslında boşa değil hiçbir şey de, işte, anlayana...
..........
Elbette bu dünyada ekilen kötü tohum, öteki dünyada iyi mahsul vermeyecek.
Vermesin de zaten...

25 Haziran 2010 Cuma

Var mıdır Böylesi...

Aşçılığıyla ün yapmış yaşlı bir kadın, akşam yemeğine gelecek olan oğlu ve yeni gelini için yine mutfağına kapanmış yemek yapıyordu. Aynı akşam yemeğe eski bir aile dostu da davetliydi.

Beklenen misafirler gelip sofraya oturduklarında çok şaşırtıcı bir durumla karşılaştılar. Yaşlı kadının o gece yaptığı yemekler değme oburların bile iştahını kapatacak kadar berbattı. Tatlılar un kokuyordu, patatesler yanmıştı, köfteler ise neredeyse hiç pişmemişti. Oğlu, yeni gelini ve aile dostu, kadıncağıza durumu farkettirmemek için ellerinden geleni yaptılarsa da yemek sırasında pek iştahlı göründükleri söylenemezdi.

Nihayet yemek bitti ve yeni evli çift annelerinin ellerini öperek evlerine gittiler. Aile dostları ise biraz daha kaldıktan sonra gitmeyi düşünüyordu. Oğlu ve gelini gittikten sonra yaşlı kadına:

"Senin harika bir aşçı olduğunu adım gibi biliyorum. Bana söyler misin, bu geceki yemekler neden o kadar kötüydü? Bence ya hastasın ya da bir sorunun var" dedi.

Yaşlı kadın gülümseyerek cevap verdi:

"Hayır, hiçbir şeyim yok. Kasten yaptım. Bu yemekten sonra oğlum asla ikide bir annesinin yemeklerini hatırlatıp karısının kalbini kıramayacak."

21 Haziran 2010 Pazartesi

Kabriniz Kalbimiz...

Yine gencecik fidanlarımızın koparıldığı haberleriyle sarsıldığımız bir günün ertesinde sanırım bir futbol müsabakasında tribünlerde bu pankart vardı:
"Kabriniz Kalbimiz..."
Peki, kaç vatan evladını daha içine alacak bu kalpten kabir?
Kaç kınalı kuzu daha sığacak bu kalpten kabre?
Yetmedi mi, yetmez mi?
Ah evlatlar ah, yaktınız yine bizi, dağladınız ciğerlerimizi, yangın yeri yüreklerimiz :(
..........
Tüm Şehitlerimizin ruhu şad olsun...

Özledim...


Yerini önce aylara sonra da yıllara bırakan onsuz günler su misali akıp gitti.
Tam  17  yıl (bknz.) oldu.
Ne kadar uzun bir zaman, inanamıyorum.
Baba demeyi özledim ben :(
Birşeyi isteyip de yapamamak, asla da yapamayacağını bilmek ne kadar acı, ne kadar üzücü, ne kadar iç acıtıcı :(

Elinin gölgesini evlatlarının üzerinden çekmeyen tüm babaların Babalar Günü kutlu olsun.
Sağlıkla, mutlulukla...

18 Haziran 2010 Cuma

The Trendy Blog Ödülü...

Şiirlerini büyük bir keyifle okuduğum Sevgili Puzzle bloğumu The Trendy blog ödülü ile ödüllendirmiş.
Mutlu oldum :)
Kendisine çok teşekkür ediyorum.
Kurallara genel olarak bağlı olan ben, The Trendy blog ödülünün yerine getirilmesi gereken kurallarını da hemen hatırlatıyorum:

Kural 1- Bloğunuzda ödülle ilgili yazı hazırlamak (size ödülü veren kişiye teşekkür etmek)
Kural 2- Yazınızda, bu ödüle uygun bulduğunuz 10 blog arkadaşınızı belirtmek.
Kural 3- Yazınızda, The Treehouse URL linki vererek ödülün logosunu yayınlamak.
Kural 4- Ödülü verdiğiniz 10 blogcuyu bilgilendirmek ve aynı kurallarda kendi seçecekleri 10 blogcuya haber vermelerini sağlamak.

Ben de paylaşımlarını severek ve ilgiyle takip ettiğim 10 blogcu arkadaşıma göndermek istiyorum bu ödülü.
Kabul buyurursanız çok sevinirim...
 

17 Haziran 2010 Perşembe

Keskin Kelime...

Senden nefret ediyorum dedi.
Öyle mi, neden acaba? dedim.
Herşeyi bilirim havasındasın, kendini beğenmişsin, sinir oluyorum sana dedi.
Benim kendimi beğeniyor olmam seni niye sinir ediyor ki dedim.
Öyle işte dedi.
Sinir olmanı anlıyorum da nefret çok keskin bir kelime dedim.
Sana karşı hissettiklerimi başka bir kelimeyle ifade edemem dedi.
Dönüp dolaşıp seni kesmesin bu keskin kelime dedim.
Hadi güzelim hadi, bu kadar sinir cildine zarar dedim.
Alaycı tebessümümü yüzüme yapıştırıp gitmek üzere hamle yapmıştım ki...
Bak işte sen böylesin dedi.
Nasılım yani? dedim.
Böyle davranarak kendimi kötü hissetmeme sebep oluyorsun ve ben yine sana sinir oluyorum dedi.
Kendimi beğenmiş gibi olmayayım ama en iyi yaptığım şeylerden biridir dedim.
Nasıl yani? dedi.
Önemsemediğim insanları önemsemediğimi göstermek dedim.
Anlamadım dedi.
Hiç şaşırmadım dedim.
Yine sinir oldum dedi.
Birbirimizin ekmeğini aşını vermiyoruz, benim seni görmediğim gibi sen de beni görme dedim.
Batıyorsun bana dedi.
Bunun adı kıskançlık olmasın sakın dedim.
Gerçekten çok sinirsin dedi.
Hadi güzelim hadi, kapasiteni zorlama, bu kadar sinir cildine zarar dedim.

İç Ses (1) : Yapma Aynur, keşke biraz yapıcı olsaydın
İç Ses (2) : Amaaan boşver, herkesin herkes hakkında bir
                  düşüncesi var, değiştirmek için ne diye uğraşasın
İç Ses (1) : Yapma Aynur, keşke biraz değişmeye çalışsan
İç Ses (2) : Amaaan boşver, herkes herkesin istediği gibi
                  olamaz, olmamalı da
                  birilerinin sinirine dokunuyorsun diye niye
                  değişecek mişsin ki, sonra kişinin kişiliği kalır mı?
İç Ses (1) : Yapma Aynur, sen yine de bunu biraz düşün...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Eski Pazarlar...

Hiç sevmediğim pazar günlerini eskiden çok severdim.
Çocukluğumda...
Televizyonun tek kanallı, siyah-beyaz ve belli saatlerde açıldığı dönemlerdi.
Biraz geç bir saatte kalkılır, hep beraber kahvaltı edilir, ev şöyle bir derlenip toplandıktan sonra tv'nin başına geçilirdi.
Saat 13:00 olmuştur bu arada. Diğer günler saat 20:00'de yayına başlayan tek kanal, bir tek pazar günleri öğle saatinde açılırdı.
(Saba marka, etrafı kahverengi bir televizyonumuz vardı ve oturduğumuz yerde ilk alan hane bizdik, sene 1973)
Neyse...
Rahmetli babam tv'yi açar, hepimiz yerimizi alır, başlardık seyretmeye gözlerimizi pörtleterek.
O dönemleri yaşayanlar bilir, pazar günlerinin en revaçta programı ya bir Kızılderili filmiydi ya da bir Kovboy.
Aman ne keyifle seyrederdik, ne ilgiyle izlerdik nefes almadan.
..........
Bazen bazı kanallarda rastlıyorum aynı filmlere.
Ama yok, hiç tadı yok...
Nerde çocukluğumun filmleri, nerde o filmleri izlerken ki merak, heves, alınan keyif
Şimdi yok, hiç yok...
Ne şimdilerin dizilerinde, sinemalarında, ne de sinemalarda seyredilen filmlerde.
Geçen gün denk geldim yine, izleyeyim dedim.
Ama 10 dakika geçmeden sıkıldım, kanal değiştirdim.
Gözlerim aynı tür filme bakıyordu, ama beraber keyifle seyrettiklerimiz arasında gidenler vardı, olmayanlar...Gelmeyecek olanlar...
Tıpkı o filmleri izlerken aldığım keyfin bir daha gelmeyeceği gibi :(

15 Haziran 2010 Salı

Çok Sevimliler...

Hepsi çiçeklerden yapılmış bu sevimli miniklerin
Kesinlikle yaratıcı zeka ve kabiliyet ürünü bence...

Sadece "Seni Seviyorum" Demek Yetmez...

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
İlk önceleri arkadaş olarak devam eder ilişkileri.
Gel zaman git zaman, çiçek o kadar mutlu olur ki suyun yanında,
içi içine sığmaz olur artık ve anlar ki suya aşık olmuştur.
İlk kez aşık olan çiçek etrafa kokular saçmaya başlar.
"Sırf senin hatırın için ey su" diye.
Öyle bir zaman gelir ki artık su da içinde çiçeğe karşı birşeyler hissetmeye başlar.
Çiçeğe aşık olduğunu farkeder.
Su da ilk defa aşık olmuştur.
Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek
"Acaba su beni sevmiyor mu?" diye düşünmeye başlar.
Çünkü su pek ilgilenmemektedir çiçekle...
Halbuki çiçek alışkın değildir böyle ilgisiz bir sevgiye.
Ve dayanamaz bir gün, çiçek suya "seni seviyorum" der.
Su "ben de seni seviyorum" diye cevaplar.
Aradan zaman geçer ve
çiçek suya yine "seni seviyorum" der.
Su "ben de" der.
Çiçek sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler...
Artık öyle bir duruma gelir ki çiçek, koku saçamaz olur etrafa.
Ve son kez suya "seni seviyorum" der.
Su da "sana söyledim ya, ben de seni seviyorum" der.
Ve gün gelir çiçek yataklara düşer.
Hastalanmış, rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
Yataklardadır artık çiçek, su da başında bekler öylece, çiçeğe yardımcı olmak için.
Ama bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek suya der ki:
"Seni ben gerçekten seviyorum"
Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır.
Doktor gelir ve muayene eder çiçeği ve der ki :
"Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden bir şey gelmez."
Su merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalığın ne olduğunu ve sorar doktora "hastalığı nedir?" diye.
Doktor şöyle bir bakar suya ve der ki:
"Çiçeğin bir hastalığı yok dostum, bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için"
ve anlar ki su artık, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...

14 Haziran 2010 Pazartesi

Kutlu Olsun, Mutlu Olsun...


Tarih : 14 Haziran 1987
Saat 10:00

Doğduğunda o kadar çirkin bir bebekti ki "kurbağaya benziyor bu, sevmem ben onu" demiştim babaannesine :)
Gözkapaklarının şişkinliğinden gözleri görünmüyordu.
Babaannesi "olur mu kızım, niye öyle diyorsun, yarın öbür gün büyüyünce çok yakışıklı olacak benim oğlum" demişti gülerek...
Büyümeye başlayıp yüzü gözü açıldıkça nasıl güzel bir bebek oldu anlatamam.
Lüle lüle saçları, harika yeşil gözleri, o gözleri çevreleyen upuzun kirpikleriyle aynen babaannesinin söylediği gibi oldu, çirkin ördek yavrusu kuğuya dönüştü hakikaten.
Dışarı çıkamaz, yolda yürüyemez olmuştuk. Görüp de yanağından makas almayan, sevmek için peşinden koşturmayan yoktu nerdeyse...
Bu kadar güzel, bu kadar sevimli oluşunun yanı sıra bir o kadar da huysuz bir bebekti.
Aman Allahım, hiç durmadan ağlar mı bir çocuk, hiç uyumaz mı?


Abimin Ankara dışında bir işte çalışıyor olması nedeniyle ne çok uykusuz geceler geçirdim ben yengemin yanında kalırken bu güzeller güzeli bebecik yüzünden.
Sabaha kadar ağlar, uyumaz, uyutmazdı. O vaziyette de işe giderdim.
Kendi evladım gibiydi. Hatta gibisi fazla aynen öyleydi, hala da öyledir. Üzerinde annesi kadar emeğim olduğu için beni anne yerine koyması da sanırım bu sebeptendir.
Babaannesine olan düşkünlüğü ise kelimelerle ifade edilecek gibi değildir. Öyle komik anılar var ki anlatmayla bitmez, onun için sadece onun başörtüsünü eline almadan uyumadığını, onun sesini duymadan yemek yemediğini söylemekle yetineyim.
Ha bir de "babaanne, ben seninle evleneceğim, ama sen yaşlısın, çocuğumuz olmaz bizim" der dururdu :)
Hala da dizinin dibinden ayrılmaz.
İlk erkek çocuktan olan ilk erkek torununun kendi ismini taşıyor olmasının mutluluğunu her daim yaşayan rahmetli büyükbabası hele...Her daim kucağında taşır, boynundan indirmez, yerlere bile bastırmazdı.
Ne ilgi, ne sevgi, ne ihtimam...
Sarıp sarmaladık dört bir koldan o zamanın güzel çocuğu, şimdilerin yakışıklı Komiseri Yusufumuzu


Güzel huyuyla, sağlam karakteriyle her zaman ailesine yakışır hareketlerde bulunarak hiç yanıltmadı bizi, hiç hayal kırıklığına uğratmadı.

Ömrün uzun olsun oğlum...
Sevdiklerinle ve sevenlerinle beraber sağlıkla, mutlulukla, huzurla geçireceğin nice senelerin olsun...

11 Haziran 2010 Cuma

Tutamazsın Onu...



video

Dinlenceden Geriye Kalanlar...



Deniz, hava, güneş, sahil, taze balık, iyot kokusu
Herşey tam tadındaydı
ve herşey harika...
Kısa sürdü ama dolu dolu geçti
ve hatırlanınca tebessüm ettirecek güzel anılar arasındaki yerini aldı bile
Yayınlamak üzere ayırdığım resimler arasından seçim yapmak biraz zor oldu
Hepsi birbirinden güzel bana göre ve hepsi tarafımdan çekilmiştir.
Yeşil ve maviyle dolu bu güzelliklerden sonra gri beton binalarla örülü yaşadığım şehre dönünce, üstüne bir de trafik, gürültü keşmekeşinin içine tekrar girince iç çekmeden duramıyor insan
Hele bir de işyerine adaptasyon sorunu yaşıyorum ki sormayın gitsin...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...